Kundera’ya Açık Mektup

Sizinle ne zaman tanışmıştık sevgili Kundera?

Yağmurlu bir Prag akşamında koşar adımlarla otelime gitmeye çalışırken Charles köprüsünde şemsiyenize mi çarpmıştım?

Yoksa İstanbul’da koyu bir sohbete mi dalmıştık ilişkilere, edebiyata dair?

Kusura bakmayın hafızam benimle oyun oynuyor olabilir.

Sözleriniz ve karakterleriniz bana o kadar tanıdık geliyor ki bir yerlerde tanıştığımıza eminim.

Yoksa şiirsel belleğinde yer bulamadığım bir erkeğin gidişinden sonra üşüyen ellerimi ısıtmaya mı çalışmıştınız?

Tamam tamam her şeyi birbirine karıştırıyorum. Varolmanın dayanılmaz hafifliğini bitirmenin katlanılamaz ağırlığı altında eziliyorum zira.

Benim kendimde bile anlayamadığım duyguları, özlemleri, ihanetlerimi ve iyiliklerimi çok ince bir zevkle anlatmışsınız ve bu yüzden size çok kızgınım. Herkes kendini özel hissetmek ister ama siz bu hakkimi elimden alıyorsunuz! Zira iyi bir mühendis olmayabilirim, bazen sevdiklerimi istemeden de olsa üzmüş olabilirim, para biriktiremiyor olabilirim fakat şu kısacık yaşamımda gurur duyabileceğim bir şey varsa o da hep büyük hayaller kurup (kime göre, neye göre?) bu hayallerin peşinden düşe kalka, dizlerimi arada kanatma pahasına da olsa koşuyor olmamdır.

Fakat şimdiye kadar yaşadığım olanca duyguyu, gururu, hezeyanı abartmak, yüceltmek istesem de artık mümkün olmaz; oldukça normal hissediyorum sayenizde, kaldi ki bundan otuz sene önce bunların hepsi hissedilmiş, anlaşılmış, yaşanılmış. Hiç de özgün değilim.

Hafif hafif söylediğiniz sözler ağır ağır içime işledi canım Kundera. Kitabınızı 20’li yaşların başında uçarı ve günlük yaşayan, hep daha güzel günlerin geleceğine koşulsuz inanan bir genç kızken okusam sözleriniz hiç de dokunamazdı bana. Size yüksekten bakar, karakterleriniz de hayatta bir yerlere ‘tutunamamış’, başarılı olamamış, melankolik ve abartılmış gelirdi gözüme kesin.

Ya da elli yaşında olsam, çoğuna gülüp geçer, “gençlik, cinsellik, hayal kırıklıkları…Hepsi ne kadar da güzel ve nostaljik yahu” derdim.

Ama bu kitabı 30 yaşında okudum ve yaşanmışlıklar, yaşanamamışlıklar, yaşanabilirlikler ile çepeçeviriliyim, tam da bu yüzden bazen içimi çok acıttınız bazen de yüreğime su serptiniz.

Neden mi?

Çünkü ben biraz Tereza, bolca Sabina’yım. Çünkü Sabina gibi bir yerde duramıyorum. Artık bir yerde durmak, kök salmak, aynı yerlerde aynı kişilerle anılar biriktirmek istesem de kendime engel olamıyorum, bir yer bulamıyorum. Emin olun bazen düşünüyorum, doğduğum şehirde okuyup lise aşkımla evlensem belki daha mı kolay olurdu her şey diye. Simyacı gibi diyar diyar dolaşıp, yorulup, vadedilen gerçek hazineyi evimin bahçesinde bulmaktan korkmaya başladım zira. “İnsan zamanı bir döngü izlemiyor; onun yerine dümdüz bir çizgide ileriye doğru gidiyor. İnsan bu yüzden mutlu olamıyor; mutluluk yinelenmeye duyulan özlemdir.” diyorsunuz. Size sonuna kadar katılıyorum sevgili Kundera! Yinelenmeye, bilindik yerlere, kişilere, hep aynı şeylerden şikayet etmeye, hep aynı ama sevdiğim yerlere gitmeye ihtiyacım var. Huzurun ve güvenliğin getirdiği monotonluk ve sıkıcılığa bile katlanabilirim belki hatta öyle olursa?

“İçinde bulunduğu yeri terk etmek isteyen kişi mutsuz kişidir” diyorsunuz. Belki de haklısınız, fakat benim çocukluktan beri hayalimdi başka kültürleri tanımak. Atlası açar, ‘acaba insanlar Madagaskar’da nasıl yaşıyor’ diye düşünürdüm.

Peki hadi buradan yırttık diyelim.

Bana buyruklar yağdıran maço erkeklerden tiksinirken; kibar, düşünceli erkeklerden de köşe bucak kaçıyorum. Tomas gibi ütopik kazanovaların arkasından ağlıyorum arada, çünkü şiirsel belleklerinde yer edinmek istiyorum ama mümkün olmuyor…Olmayacağını bile bile yapıyor, olsun diye uğraşıyorum çünkü kendimi özel hissetmek istiyorum belki de Kundera olamaz mı yani! Tabi bunu sadece siz biliyorsunuz çünkü işte aynı Sabina gibi hiç de söyleyemem, beni bırakma falan diyemem öyle bayağı kadınlar gibi!

Ha bir de yurt dışında – hatta Fransa’da – yaşıyor olma durumu var ve tıpkı Sabina gibi Fransız arkadaşlarıma da ülkemle ilgili anlatamadığım o kadar çok şey var ki, yüreğime su serptiğiniz noktalardan biri de bu işte. Herkes beni bir kalıba sokmaya çalışıyor mesela. Türk’üm ama içki içiyorum ve zaten Güney Amerikalı veya İspanyol gibi görünüyorum onlara göre, ha o zaman onlara teşekkür etmeli, minnettar olmalıyım çünkü Türk olmak çok tu kaka.

Halbuki onlara anlatabilmek isterdim tıpkı Sabina gibi. Her gün Kuran okuyan anneannemin yabancı sevgilimi nasıl bağrına bastığını, aynı sevgili kalbimi kırınca da “boşver kızım sevgili falan bulma, gez eğlen şimdi” dediğini, ya da annem oruç tutarken babamın iftar yemeğinde içki içtiğini ve onların tatlı sert atışmalarını…Ağabeyime küçükken Kuran kursuna gitmek istediğimi söylediğimde bana Marx’tan ve Sophie’nin Dünyasi gibi hiç anlamadığım şeylerden bahsedip bir de üstüne görmediğim bir şeye inandığım için günlerce dalga geçtiğini ve bu yüzden 7 yaşinda mecburen ateist olduğumu anlatabilmek isterdim. Ama işte ben de Sabina gibi ‘tanrıya inanmıyorum ben ayrıca Erdoğan’ı hiç sevmiyorum’ diye geçiştiriyorum.

Fakat beni ben yapan şeyler karakterimdeki bu birbirine tezat nüanslar değil mi? Fiziksel olarak yakınımda olan insanların bu nüansları hiçbir zaman anlayamayacak olması ne üzücü! Anlayıp, bir de buna gülebilenlerin hep uzakta olması ne acı! Fransızlar da kalıplarına girmediğimi görünce “Turkish girl 2.0 hehehe” diye espri yapıyorlar, güzel hoş ama beni kimse anlamıyor sanki sevgili Kundera.

Ama kendimi azıcık yalnız hissetsem hemen imdadıma koşuyorsunuz şu cümlelerinizle;

Fransız arkadaşlarına bundan söz ettiğinde, kulaklarına inanamadılar: ‘Yani ülkendeki işgale karşı savaşmak istemediğini mi söylüyorsun?’ Onlara komünizmin, faşizmin, bütün işgallerin, bütün istilaların ardında çok daha temel, yaygın bir kötülüğün yattığını ve bu kötülüğün havaya kalkmış yumruklar ve dillerinde bir ağızdan haykırılan bir örnek hecelerle uygun adımda yürüyen insanlardan oluşan bir resmi geçitte en somut görünümüne kavuştugunu anlatabilmek isterdi.”

Veya şununla:

Yabancı bir ülkede olmak, altında insanın ailesinin, arkadaşlarının, meslektaşlarının yaşadığı, söyleyeceklerini orada çocukluğundan beri konuştuğu bir dilde kolayca söyleyebileceği ülkenin sağladığı ağ olmaksızın, yerden çok yüksekte bir telin üzerinde yürümek demekti. Prag’tayken Tomas’a sadece duygusal yönden bağımlıydı; buradaysa her konuda…Tomas onu terkederse hali nice olurdu? Butun yaşamı boyunca onu kaybetmek korkusuyla mı yaşamak zorunda kalacaktı?

Uzunca süredir yüksek bir telin üstünde yürüyorum, düşmesem de arada dizlerim kanıyor nedense…

Bir de kararsız kaldığım, ne istediğimi bilemediğim anlarda sizin şu sözlerinize sığınacağım izninizle:

Ne istediğini  bilememenin aslında son derece doğal olduğunu anlayıncaya kadar kızdı kendine. Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz. Tereza’yla olmak mı daha iyiydi, yalnız olmak mı? Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamin ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın?

Bu ve bunun gibi birçok kelime için çok teşekkür ederim sevgili Kundera. Ruhumun derinliklerinde benim bile varlığından haberim olmayan yerlere gezinti yaptım sayenizde; ve beni anlayan, içimi gören bir erkek de varmış, olabiliyormuş. Benden bilmem kaç sene önce yaşamış olsa da olsun 🙂 Zaten dünyanin farklı yerlerinde  hayatlarının kıyısından geçtiğim muhtemel ruh eşlerim -ingilizcesi daha afili bence “potential soulmate”- öylece dururken, saatlerce konuşup gülebileceğim dostlarım dört kıtaya dağılmışken, beni bu kadar iyi anlamış adam benden önce yaşamış olsun, ne olacak!

Yorum bırakın