Wöhler Eğrisi ve Birtakım Serzenişler

   Edebiyat Hikaye Yaşamdan

Ne ara bir Albert Camus karakterine dönüştüm acaba? Ölsem de iyi olurmuş aslında ama bugün de nasılsa yaşamışım. İkisi için de çaba göstermenin gereksizliğinin bilincinde geçmiş saatler. Hatta akşam üstü bile olmuş. Masam gene biraz suskun. Üzerinde duran şeylerin aleladeliğinden rahatsız olmalı. Bence kendini biraz fazla ciddiye alıyor. Kuru çamaşırlar asıldıkları yerde kıpırtısız, hafiften bel ağrıları başlamış. Duvardaki Monet tablolarından biri yana kaymış, dikkat çekmeye çalışıyor kesin. Şımarık şey. Bu tablolardan da çok sıkıldım. Her yer çiçek böcek. Eskidenmiş o baharlar Monet bey, şimdilerde mayıs ayında kalorifer yakıyoruz.

Ne diyordum, Albert Camus. Hayatta nelere dönüşmüyoruz ki be kızım? Siz de haklısınız. Bir böcek olarak uyanmadığımız her sabah karlıyız. Böyle cümleler de, yazarken pek bir havalı oluyor; ne bileyim kibirli, çok bilmis bir edebiyat gurusu falan gibi gösteriyorlar beni. Ama yaşarken gerçekten hepsi çok rezilce. “Epey olmuştu uğramadığı mutluluğun yöreme… Sonra elim kitaplara gitti ve yalnızca onlara ve onların muhteşem dünyasına inanmaya başladım. Istırabı bile güzel bir dille çekilir kılan kitaplara…” diyor Langston Hughes. Yazınca güzelleşiyormuş demek ki her şey. Yazdıklarımı okuyan, paylaştıklarımı beğenen, fakat yanında konuşurken gözlerini telefonundan kaldırmayan insanların çokluğu başka türlü nasıl açıklanabilirdi ki zaten? Kitap gibi olduğunuzda okumak istiyor insanlar, film gibi olduğunuzda izlemek. Fakat karşılarında oturduğunuzda telefonlarına bakıyorlar böyle. Hele bir de yalnızsanız, kimse sizle görüşmek istemiyor. Şanslıysanız, belki terapistiniz falan…

O nedenle edebiyatın iyileştirici gücüne arkamı yaslamam, şimdilik en iyi seçenek. Hiç gerçekleşmeyen konuşmalarda kim bilir kime laf yetiştirmeye çalışırken, parklarda, trenlerde Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, Aslı Erdoğan’dan, en çok da Oğuz Atay’dan medet umuyorum. Bugün de bir banka oturdum misal. Hava güneşliydi ama rüzgar ısrarla saçlarımı elledi durdu. Tam yorulduğumda en yakınımda duruyor olmaktan başka hiç bir özelliği yoktu bu bankın. Manzarası güzel değildi. Temiz değildi, rahat değildi. Fakat belki de üstündeki ağacın yüzümde yarattığı yapraklı gölge hoşuma gitmişti. Milimetrik hareketlerle güneş ışınlarını dik olarak yüzümde hissetmekle, onlardan saklanabilme arasında gidip gelmeme olanak sağlamasını eğlenceli bulmuş da olabilirim. Oturdukça içim ısındı banka. Önce eğreti bir şekilde ucuna ilişivermiştim. Çok geçmeden bağdaş kurup sırtımı arkaya yasladığımı keyifle fark ettim. Kolumu da güvenle boynuna dolamıştım üstelik. Çaprazımdaki tramvay durağına olan açısı da güzeldi. Sakince hatırlamaya çalıştım. Neredeydi acaba bu tramvay durağı?

 

Sabahattin Ali’nin,

Bir yüce ormana dalıp,

Ya bir dağ başına gelip,

Beni yaradanı bulup,

Malını başına atsam.

 

Görünmez kollar boynumda,

Yarın hayali koynumda,

Sıcak bir kurşun beynimde,

Bir ağaç dibinde yatsam…

diye bahsettiği dağın eteklerine uzanmış bir şehirde olmalıydı. Ağaç dibi de çok uzağa gitmiş olamazdı. Banka oturup amaçsızca bakındım. Tarafımdan gittikçe daha cok çekimlenen bir fiildi bu. Tramvaydan gelip geçen insanlar evimdeki eşyalardan daha sıkıcıydı. Coğu Fransızdı misal. Beyaz tenli, zayıf, tıknazlardı. Gözleri, her açığınızı kıvrakça yakalayabilmek için erken mesai yapar; ağızları, müsait bir alay bulduğunda kıvrılmak için hazır beklerdi. Tramvaya baktım uzun uzun… Düzenli aralıklarla tatlı tatlı gıcırdıyor, bir işe yaramanın keyfiyle, hiç sıkılmadan tekrar yola koyuluyordu. Tramvay gittikçe, ben de gitmiş sayıldım. Zaten ne yapıyordum ki hayatta? Trenlere binip bilinmezliklere gidiyor, uçaklardan iniyor, birileriyle buluşuyor, çoğunlukla birilerine veda ediyordum. Fakat olduğum yer aslında hep aynıydı. Hiç bir yere gittiğim yoktu gerçekte. Haritada çekici görünen şehirlerde, eşsiz mimarili kathedrallerin önünde ağlamak da benim makus talihimdi. Nerede okumuştum acaba, “wherever you go, there you are” (Ing. nereye gidersen git, kendini bulursun). There I am. Fakat ben her gittiğim yerde biraz daha kaybediyordum kendimden. Kadraja giremeyen, estetik olmayan, hafif kilolu gerçeklerimle kafelerde garip isimli kahveler ısmarlarken, garsonların anlayışlılığına sessizce teşekkür ediyordum. Öyleyse bir yere gitmeme gerek var mıydı? Belki de bu yüzden tramvayı izlemek gayet yeterliydi. Risksizdi, bilindikti, güvenilirdi. “Ne zaman gelecek bu tramvay” diye gözünü yollara diktirmiyor, “ya gelmezse” diye alternatif planlar yaptırmaya zorlamıyordu. Hep bir şeyleri isteyip, bunun için bir çaba göstermeyen insanlara bütün ömrüm boyunca yüksekten bakmışken, bugün bu bankta onların ta kendisiydim. Hayat yine, olmaktan en korktuğum seylere beni dönüştürmekten geri kalmıyordu. Ne demiştik, yaş aldıkça insan neler olmuyor ki kızım?

Tramvay, karşıya geçen iki kızın bacaklarını kesti. Devam etmeye karar verdiğinde bacaklar neredeyse görünmez olmuştu. İnce, uzun ve beyazdı bacaklar. Kaslarının kavisleri göz alıcıydı. Bahşedilmiş kaslardı bunlar, emek verilmiş değil. Kısa şort giymişlerdi. Sıcaktı demek ki hava (bu ayrıntı beni sevindirdi). Bir ısınamayan bendim (yine yalnız hissettim). Burada hep üşürüm ve kendimi hiç bir dilde ifade edemem. Kelimeler, hep ihanet eder bana. Ah o kelimeler. Sahi kelimeler, ne anlamlara geliyordu albayım?

Güneş gözlüğü mesela?

Kullanıldığı yere bakmak lazım kızım. İlk buluşmada takılıyorsa mesela ne anlama gelir bu? Ne anlama gelsin kızım, çocuğun gözüne güneş gelmiştir! Hayır bir anlama gelmesi lazım, sinsilik olabilir mi acaba? Veya gizlenme isteği? Bir kolaya kaçış? Kesin öyledir bence.

Bulunduğum yer, diyordun kızım, oradan devam et bence. Peki peki. Çevrem çok kötü, ben de pek iyi sayılmam. Sanki, dokunsalar ağlarım. Kimsenin dokunduğu falan da yok çok şükür. Bir de yorulmuşum. Bu bankta rahatım. Bir yere gitmiyorum işte.

Fakat hep böyle miydim sanıyorsunuz? Bir zamanlar nasıl da hevesli, canlı, alabildiğine nüktedan idim bilseniz. Dans etmeyi çok severdim. Önce, onları (kimleri kızım?) da dansa davet ettim. Sonsuz bir heyecan ve hevesle kollarından çektim eğlensinler benimle diye. Kafalarının etrafını saran yargılanma korkusundan bir an olsun sıyrılabilmeleri, koyvermeleri, utanılacak duruma düşmeyi umursamamanın rahatlığını duyumsamaları için. Müziği sadece hissedip, hiç bir şey düşünmemenin rahatlatıcı etkisini göstermek istedim. Kötü bir niyetim yoktu gerçekten. Dudaklarını büzerek, gözlerini devirerek, dünyanın en saçma şeyini öneriyormuşum gibi hayır hayır dediler ve beni uzaktan izlediler. Yetmedi yüksekten baktılar. Yetmedi belli etmemeye çalışır gibi görünüp kıs kıs güldüler. Bunda bile kibarlığı elden bırakmadılar.

Önceleri direndim. “Eğlenmeyi bilmiyorsanız bu sizin sorununuz!” dedim. Karşı koydum, muhalefet oldum, sivrildim. Başka yerleri, onlar gibi olmayanları, başka türlü yaşanabileceğini anlatmak istedim. Ne dediğimi hiç anlamadılar. Kelimeleri öğrendim, telaffuzumu küçümsediler. Hep de bilmediğim yerlerden sordular. Ne var ki ben tek başıma olsam da dans ettim. Espriye vurdum, kendime güldüm. Bunun naif bir güç olduğunu bile anlamadılar. Benimle bir oldular. Hep birlikte ağız birliği ile benimle dalga geçtik. İçimdeki Duygu’lardan birşeylerin yanlış gittiğini söylemek için parmak kaldıranı, görmezden gelindi. Fakat yeni bir umutla, hevesle, binbir farklı ikna yöntemi ile tekrar davet ettim onları dansa. Lalo Rodriguez çalıyordu ne de olsa ve ben pes etmenin Fransızca’sını henüz öğrenmemiştim. Ayrıca beni neden sevmesinlerdi canım? (Öyle demişti annem).

Fakat onlar çok kalabalıktı. Sesleri de benim cılız gevelemelerimi bir solukta bastırıyordu – yakışıklı ve güzeldiler, boş espriler de yapsalar; politika, sinema, sanat üzerine akla gelebilecek en sığ yorumları da dile getirseler nedense herkes onları dinliyordu. Yine böyle yazınca ben çok harikaymışım gibi oldu. Belki bende de suç vardı. Ben de biraz fazla tezcanlıydım belki canım. O yüzden yavaş yavaş yürüdüm. Yavaş yavaş konuştum. Yavaş yavaş sevdim. Bir bilim adamı titizliği ile bütün ihtimalleri analiz ederek, belleğimdeki kelimelerden en iddiasız olanlarını seçmeye başladım. Onlar da bu kadar ısrardan sonra lütfettiler. Artık çekinerek, belli belirsiz kendimi sorgulayarak dans pistinde yerimi aldım. Acaba gerçekten dans etmek istiyorlar mıydı yoksa ben ısrar ettiğim için mi gelmislerdi? Dans etmek öyle bir ölüm kalım savaşına dönmüştü ki, artik mutlu olmam imkansızdı. Bir şey düşünmemek mümkün değildi. Kelimeler, yine üzerime atladı. Yaptığım en ufak bir ritim hatası, dans pistine çıkmaya bile cesaret edemeyenler tarafından günlerce eleştirildi.

Sonuçta en dayanıklı malzemelerin bile periyodik gerilmelere maruz kaldığında dayanamayıp kırıldıgı bir nokta vardır. Malzemelerin kendine has Wöhler diyagramı çizilir bu bilgilerle. Bense Wöhler diyagramımla nasıl da gurur duyardım. Eğrisi, en güzel kadınların sırtının kıvrımlarından bile daha iç gıcıklayıcıydı. Bu eğri şimdilerde belini doğrultamıyor biliyor musunuz? Düşündüğüm kadar umursamaz, güçlü değildim belki de. Hangimiz düşündüğümüz kadarız ki zaten? Genelde ya fazlasıyız, ya da azı. Bunları hesaplamak çok zor, Wöhler eğrisini çizmeye benzemez. Ben de çok uzun süre, sinsice, göze kolayca görünmeyen ama insanın birden içine saplanan gerilmelere maruz kaldım demek ki. Sürekli gerilmeler. Tramvay gibi periyodik olsalardı belki, ben de kendimi ona göre ayarlayabilirdim, fakat…

Şimdi sizinle tanışsak kendimi farklı tanıtırım o yüzden. “Merhaba, Ben Duygu. Hobilerim arasında kitap okumak, yazı yazmak, farklı dillerde hayal kırıklığına uğramak var” derim. Duygularım Türkçe, esprilerim İngilizce, depresyonum Fransızca. Böyle havalı cümlelerle yine bir üstünlük duygusu mu kurmaya çalışıyorum acaba? Tabii, depresyonum bile seksi benim! Ama ne yapayım, ben de kendimi öyle avutabiliyorum. Çünkü günler geçtikçe sadece kötü hatıralar artıyor ve ben her yerin yabancısıyım. Peki kendimi avutmasam ne olur? Dağa çıkmam gerekir. Ama yorgunum işte. Ağacın dibine kıvrılsam da, annem çok üzülür. Eve de gidemiyorum, bütün eşyam bana kızgın. Yazdıkça görülüyor ki bu bankta oturmaktan başka çarem yokmuş meğer. Bu bankı sevdiğimi sanmıştım oysa. Aslında mecburiyetmiş. Trenlere de yeni yerler keşfetmek için bindiğimi düşünüyordum. Aslında kaçışmış. Bu aslında’lar önemli sanırım, bolca kullanayım. Elimi korkak alıştırmayayım: Aslında beni niye Paris’e çağırmıştı? Aslında ne arıyordum o trene binerken? Aslında niye dans etmek istemiyorlardı? Yine cevaplanması gereken bir ton soru. Kızım geç oldu yat artık. Peki, tamam. Şu banka bi kıvrılayım. Uyanınca biraz daha yazarım. Sonra belki bir ara, gene yaşarım.

 

Yorum bırakın
Yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir