Umut, Aşk ve Timsahlar

Yalnızlığımın yeni bir boyut kazandığı özgürlükler ülkesine geçici göçümün beşinci haftasında, gene bir cumartesi günü hiçbir işim yokken sabahın 6.39’unda uyanmanın verdiği çaresizlikle yenilgiyi kabullendim ve yataktan çıktım. Bir plan gerekiyordu. Şirin mi şirin bir sahil kasabasını ziyaret etmeye karar vermemin nedeni ne o kasabanın Meksika Körfezi’ne sırtını dayamış ve doğal güzelliklerden nasibini almış olması, ne de coğrafi olarak yakınlığı idi. En büyük nedeni kasabanın ismiydi: Fairhope. Fair, Türkçe’de adil, makul, uygun veya orta gibi farklı anlamlara sahip fakat Hope bildiğin Umut demek. Adilumut diye çevrilince ucuz bir kıyafet markası gibi duran bu kelime İngilizce söylendiğinde içimi ılık ılık bir yaşama isteği ile dolduruyor. Çünkü içinden Umut geçen her kelimeyi sevmeliyiz. Gidilmesi gereken yerler listesine en üst seviyeden giren bu şehir ve bu güzel havada otel odasında oturmayacak olmam. Kendimi dışarı attım.

Geçen hafta Şikago’da bulduğum bütün kıyafetleri üzerime geçirmeme vesile olan hava, Alabama dediğimiz güzide eyalette güneş ışıklarını cömertçe üzerime gönderiyordu. Arabada giderken tatlı tatlı çalan Crazy (Gnarks Barkling) idi ve ben bu şarkıyı defalarca dinleyip hayal dünyama getirdiği imgelerin beynimi kuşatmasına izin verdim. Ben New Orleans’ta bir jazz barda dans ederken hayatımın aşkı bardan içeri giriyormuş misal. Birbirimize gülümseyip, konuşmadan da anlaşabildiğimiz birini – nihayet – bulmanın heyecanı, yaşanacak nefis günlerin sabırsızlığı ile elele bardan çıkıyormuşuz ışıltılı Frenchmen caddesine. Bardaki zenci ablamız da arkamızdan sesleniyormuş hala “you are craaaazy, probablyyyyyy”. Yazınca klişenin ve arabeskin dibine vuran bu imgeler kafamın içinde adeta bir sanat eseri. Kafamın içini görmediğiniz için hemen yargılamayın lütfen. New Orleans, jazz bar, hayatının aşkı. Hayallerde yaşıyorsun Duygu. E ben de onu diyorum?

Fairhope kasabasına doğru yol alırken içime dolan bu tatlı his, “Whispering Pines Road” tan geçerken çok yoğun bir hal aldı. Whispering Pines Road. Çamların fısıldayabileceğini hayal edebilen insanların mesken tuttuğu bir yere gidiyordum ben. Artık hiç kuşkum kalmamıştı; bu Fairhope dediğimiz yer, hiç kimsenin yaşlanmadığı, ne kadar yiyersek yiyelim popomuzun büyümediği, hasbelkader hayatta hep en doğru kararları vermiş olduğumuz, kendimizi hiç yargılamayıp hep şimdiki zamanda yaşayabildiğimiz, eski sevgililerimizden hiçbirinin evlenip çoluk çocuğa karışmamış olduğu büyülü bir mekandı. Orada belki yeğenlerimle kucaklaşacak, senelerdir görmediğim müzik öğretmenimle sohbet edecek, her gün özlediğim kıvırcık/kızıl saçlı, yeşil gözlü dostlarıma saatlerce çok komik birşeyler anlatacaktım. İyi ki gidiyordum oraya ben.

Körfezin ilkbahar güneşi (Fairhope isimli bir yerde hava hep ilkbahardir, bilmiyor musunuz?) içimi ısıtırken, kocaman ağaçların Amerikan banliyö evlerinin üzerine eğildiği sokaklardan geçip sahile vardım. Burada yaşadığım beş haftalık zaman diliminde en çok özlediğim aktivite konuşmaksa, ikincisi de yürümekti. Dedim ki Duygu, saatlerce yürüyeceksin o halde. Bir yanımda bembeyaz kumsalda voleybol oynayan genç kızlar, diğer tarafta kuğuların tembellik ettiği su birikintileri. Bacaklarım mutlu oluyordu. Suratımdaki sırıtık ifade ile ne kadar yürüdüm bilmiyorum fakat ruh halim ile tamamen zıt yönde bir tabelaya vardım:

 

“TİMSAH VE YILANLARA DİKKAT EDİNİZ”. Hmm. Peki bu tabelaya uymayıp kız başıma yürümeye devam eder miydim ben hiç?

Tabi ki evet.

Sırf “öğretmen ol kızım, üç ay tatilin olur, çocuklarına iyi bakarsın” denildiği için – ve büyük ihtimalle sadece bu sebepten – mühendislik okuyan, çocukken en sevdiği aktivitesi ağaçlardan ok ve yay yapmak olan bir denyodan bahsediyoruz. Hatta tabelanın önünde fotoğraf bile çektirdim. Temkinli, fakat kararlı yürümeye devam ettim. Hayatın anlamını bulmak için geldiğim bu kasabada timsahlara yem olmam, ironilerle dolu hayatıma bir yenisini daha ekleyebilirdi misal. Hayatımın aşkı da New Orleans’a gelmiyordu zaten. Aşklar gelmiyor fakat danslar baki kalıyordu. Mutluluk da gelip geçiyordu işte. Üzülünecek birşey yoktu yani. Sevinilecek birşey de yoktu o halde? Sanırım hayatta hiçbirşeyin pek bir anlamı yoktu. Offf Fairhope’a gelip elimizde avucumuzda ne varsa kaybedecektik iyi mi. Olsun yarışmaya katılmak önemliydi. Umut da hep yanımdaydı üstelik. Annem de bağırıyordu arkamdan, “Duyguuu kızım açılma o kadar bak yılanlar vardır gölde, korkar boğulursun, Duyguuu”. Şılapşulop sılapşulop. Kulaçlarımı hızlandırıyordum. İnsan 7’sinde neyse 30’unda da oydu. İznik Gölü’nde de, Meksika Körfezi’nde de aynıydı insan.

 

Nitekim timsahlara yem olmadım, ama bir sürü fotoğraf çektim, çokça düşündüm ve hatta körfeze gerip dönüp güneşin batmasına izin bile verdim. İşte orada, oracıkta, dünyada sevdiğim herkesten uzakta, gene de inadına mutlu, umutluydum. Onu bütün kötülüklerin anası ilan etmiş pala bıyıklı depresif bir Alman’a ve müritlerine rağmen. Bu özgür yalnızlığıma (veyahut yalnız özgürlüğüme) rağmen. Hayatı pala bıyıklı Alman’lardan öğrenmeyecektik çünkü. Sincap gibi yaşayanlardan öğrenecektik. Çok da birşeye ihtiyacım yoktu tam da o yüzden, biraz güneş ışığı, çokça hayalgücü, azıcık da Fairhope.

 

Meksika körfezi diyorsun da burası bildiğin İznik Gölü? Eeeh size de hiç yaranılmıyor.

Yorum bırakın
2 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir