Kayıp Korkuların Gölgesinde

   Edebiyat Hikaye Yaşamdan

Hoşgeldin ve tebrikler. Senenin farklı bir gününde doğmuş olsaydın da eminiz ki bizi kendine güldürecek çeşitli şeyler bulabilirdin, fakat hiç hesapta yokken ve ailenin en küçük bireyinden tam tamına oniki sene sonra, 1 Nisan’da doğmak? Bu gerçek bir yaratıcılık. Din, dil, yaş gözetmeksizin bütün arkadaşların her yıl yorulmaksızın “şaka mısın yaa” diyecek sana. “Gerçekten şaka gibidir Duygu” diye birbirlerine anlatacaklar. Öyle ki, sen de düşünmeye başlayacaksın acaba şaka mı yapıyorlar, kendi aralarında karar mı aldılar diyeceksin, belki de 1 nisan’da değil de 3 mayıs’ta doğdun? Bilmenin maalesef bir yolu yok.

Genel olarak oldukça sıkılacaksın. Hayatta seni birşeyler yapmaya motive eden en güçlü duygu, bu olacak. Diğeri de merak. Annene canım sıkılıyor dediğinde “sıkı can iyidir çabuk çıkmaz” gibi hiçbir şey ifade etmeyen ve canını daha da sıkan şeyler söyleyecek. Herkesin işi var ve senin evde onları beklemen gerekiyor. Ama evde çok ilginç şeyler de var. Mesela saat. Yelkovanının hareketini gözlemleyebiliyoruz ama akrep? O sinsi sinsi ilerliyor. Bir bakıyoruz sola doğru dönük, bir bakıyoruz eğri büğrü şekilde sağa yaslanmış. Demek ki ilerliyor ama biz göremiyoruz. Acaba neden? O yüzden saatin karşısına oturulacak ve izlenilecek. Bir süre sonra ekseriyetle uykuya dalınacak. Bunu inatla günlerce üst üste tekrarlayıp aynı sonucu elde ettikten sonra, saatin uykunu getirdiği kanısına varacaksın. Sonuçta veri topladın ve sonuç aynı. Buradan bu sonucu çıkarmandan daha doğal bir şey olamaz. O sinsi akrebe sinir olacaksın ve uzun süreler saate bakmaktan kaçınacaksın. Bizce, çok mantıklı bir karar.

Çamaşır makinası da yürüyor. Bir süre homurtulu sesler çıkardıktan sonra iyice kızıp hareket etmeye başlıyor. Ayakları da yok, sanki böyle dizlerinden bükülmüş de zıplayarak ileriye doğru gitmeye çalışıyormuş gibi, çok dehşet verici. Belki kızgın, belki acı çekiyor, ama yürüyor işte. Bunu söyleyince kimse inanmayacak ve herkes gülecek. Çok sinirleneceksin. “Kızım hiç makina yürür mü?“, “Ya baba bak az önce halının şurasına geliyordu şimdi burasına geliyor. Yürümüş işte!” diye neredeyse ağlayacak bir sesle bunu tüm dünyaya duyurmaya çalışacaksın ama nafile. Konuşan televizyon çok ilgi çekici ama yürüyen çamaşır makinası kimsenin umrunda değil. Aşırı derecede korkulmalı ondan.

Gölgeler. O da büyük sıkıntı. Çok esrarengiz ve ürkütücü. Bir varlar bir yoklar ve seni sürekli izliyorlar değil mi? Gece uyandığında annenle babanın yanına gitmek için, koridordan geçmek şart. Lanet olası ayın ışığı da hiç işi yokmuş gibi koridordaki muma vuruyor ve kocaman bir karaltı oluşturuyor arkada. Sen geçerken gölgen de geçiyor. Hızlıca koşmaya çalışırken çamaşır makinasına çarpıyorsun. Şükürler olsun ki o sırada yürümüyor. Çamaşır makinası, mum, onun dev gölgesi. Ürkütücü sessizlik. Perişanlık. Ağlamana herkes uyanıyor. Ağabeyin, bunu senelerce dalga geçmek üzere kafasına not ediyor. Nasıl korkarmışım ya gölgeden, ahaha muhahaha.  Asıl siz nasıl korkmuyorsunuz? Gölgeler de saat gibi sinsi böyle işte. Onlardan da uzun süre korkmalısın. Ağabeyin annenler yokken inadına korkutuyor seni. Eliyle birşeyler yapıyor, bir bakıyorsun duvarda köpek. Aklın çıkıyor. Dehşetle yorganın altına kaçıyorsun. Yorganın altı da iğrenç kokuyor. Sinirlenme. Aslında ağabeyin seni hayata hazırlamaya çalışıyor. İleride zaman zaman kötü kokan yerlerde ağlamak zorunda kalacaksın, mesela tuvaletlerde. Kendi gölgenden hızlı koşmaya çalışman da en büyük handikapın olacak hayatın boyu.

Sorular. Ardı arkası kesilmeyen, neden‘ler, nasıl‘lar, bu nasıl oldu‘lar. Çoğu kişi sevmeyecek soru sormanı. Anla diye konuşmuyorlar zaten çoğunlukla, rahatlamak için konuşuyorlar. Anlamaya çalışmak meşakkatli ama “merak” demiştik ya, senin de başka çaren yok o yüzden. En çok merak ettiğin de; ben nasıl oldum? İnsanın kendi oluşumunu bilememesi çok can sıkıcı evet. O yüzden bizden büyüklere sorabiliriz: Abla ben nasıl oldum? Yüzünde mahçup bir ifade “Annene sor” diyor. Anne ben nasıl oldum? Aynı ifade ve “babana sor, o öğretmen o bilir” diyor. Peki. Baba ben nasıl oldum? “Öğretmenine sor.” Of. Dersin ortasında artık dayanamayıp soruyorsun: Öğretmenim ben nasıl oldum? Yüzünde sinirli bir ifadeyle: “BABANA SOR“. Offff. Kızma, onlar sadece seni ileride oldukça vakit geçireceğin devlet dairelerinin girdaplarınave evrak toplama işkencelerine hazır hale getirmeye çalışıyorlar.

Daha herkesin gelmesine çok var. Çizgi fim yok, hava kötü. Selin’i çağırsan dışarı çıkmaz, gelmesine annesi izin vermez. Neyse ki ablanın odasındaki çekmecenin ilk gözünde makyaj malzemeleri var. Onların hepsi denenecek. Çeşitli renkte rujlar. Değişik tozlar. İrili ufaklı kalemler. İnanılmaz bir dünya. Ablan gibi sür aynı. Ruju sürerken dudaklarını büz, sonra onları birbirine değdir yayılsın. Yanağını sağa sola çevirip kendine bakarken gururla gülümse. Ablan da öyle yapıyor. Sonra o siyah yapışkan şeyi gözüne sür. Neredeyse aynı onun gibi oldun. “Ama o sarışın?” Ne olacak canım. Baya güzel oldu.

Birazcık da kitap mı okusan? Ama elindekilerin hepsini bitirdin. Ansiklopediler de soğuk kelimeler bütünü ve sıktı artık. Ablanın yatağında bir kitap görüyorsun “Sofi’nin Dünyası”. Arkadaşlarına anlata anlata bitiremediği kitap bu! Biraz kalın gibi ama ne demişti arkadaşına “çocuklara anlatılmış gibi”. Arkasına baktın, değişik geldi. Sofi diye bir kız varmış, liseye gidiyormuş, o da böyle okuldan eve geldiğinde yalnız oluyormuş. Canı çok sıkılıyormuş. Hah! Sevdin Sofi’yi. Bilinmeyen birinden mektuplar alıyor. Sana gelmiyor iyi ki, yoksa kesin korkardin. Mektupların içinde sorular var. “Sen kimsin?” diyor. Bu kadar. Sofi’ye çok zor geliyor bu soru. Aynaya bakıyor, cevap bulamıyor falan. Halbuki ne kadar kolay. Sen de aynı onun gibi aynanın karşısına geç ve sor: ben kimim? Adım Duygu, evde yalnızım, babam öğretmen. Ee? Adı Duygu olan ve babası öğretmen olan başkaları da vardır herhalde. Onlardan farkım ne? Bu biraz korkutucu. Aceleyle başka cevaplar vermeye çalış aynaya; çizgi film izlemeyi, hayvanları,sarımsaklı yoğurtlu makarnayı seviyorum, ikinci sınıfa gidiyorum, en iyi arkadaşım Selin.

Bütün bu cevaplar Sofi gibi seni de tatmin etmiyor ve gittikçe aynadan, oradan sana bakan makyajlı garip görüntünden, cevapsız sorulardan dehşete düşüyorsun. Şükürler olsun ki ablan o sırada okuldan eve dönüyor ve kollarına atılıp ağlayarak;

“Abla ben kim olduğumu bilmiyorum!!!!” diye haykırıyorsun. Akmış makyajın ve erken varoluşsal sıkıntıların karşısında ablan ne yapabilirse onu yapıyor, kahkalarla gülüyor ve diyor ki: “üzülme, ben de kim olduğumu bilmiyorum”.

Nasıl yani? Benim sarışın, güzel, şahane yemekler yapan, voleybol oynayan ve her şeyi bilen ablam kim olduğunu nasıl bilmez? Büyüklerin espri anlayışı ne kadar acımasızca ve çocuk olmak ne rezil bir şey (ama hiç de büyümek istemiyorsun değil mi? İşte hep böyle çelişkili arzuların olacak) ! Gözyaşlarının arasında burnunu çekecek ve hınçla kendine tekrar edeceksin: “Bir gün bütün o kalın kitapları okuyacağım, haritadaki bütün ülkelere gideceğim, kim olduğumu da bulacağım!”

Okuyacaksın, gideceksin, belki bulursun.

Korkularının özneleri de eşyalardan insanlara evrilecek zamanla, bilhassa sinsi olanlarına… Bol şans.

 

Önemli Not: Fotoğrafları Meren’in şahane bloğundan aldım. Kendisi yazar olmak için fazla imgesel, fotoğrafçı olmak için fazla bilimsel olduğu için, hepsi olmaya karar vermiş biri. Bloğunda kendinizi kaybetmenizi ve ufkunuzu genişletmenizi şiddetle tavsiye ediyorum, yalnız “adam neler yapmış ya ben ne yapıyorum hayatımda of” diye sıkıntılara düşerseniz, beni suçlamayın. Yaptığı onca şey yetmez gibi bir de son zamanlarda bilim dünyasındaki kadın – erkek eşitsizliğine dikkat çeken hareketleri ile de yine gönlümüzü çaldı. Alacağı olsun ne diyeyim. Dünyayı ele geçirip hepimizin çanına ot tıkayacağı günleri iple çekiyoruz.

Yorum bırakın
Yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir