İç Sıkıntısı ve Pavarotti

   Edebiyat Hikaye Yaşamdan 6 Comments

Birden gelen iç sıkıntısı nasıl anlatılır?

Bulutlu bir sabahta dışarı bakarken hissedilen, hiçbir yere ve hiç kimseye ait olmama özgürlüğünün verdiği ağırlığı anlatabilmek için, ne tip lens kullanmak gerekir?

Kısa metrajla derdimizi anlatabilir miyiz? Pahalı kameralara mı ihtiyacımız var, yoksa aslolan hikaye midir?

Çok yakın bile olmayan bir arkadaşımın gidişi neden üzüyor beni?

Canım Pavarotti, sesin ne de güzel duruyor bu sahnenin arka planına.

Çok giden oldu evet. Çok gidenler gitti bu dünyadan. Ben de baya gittim hatta. Çok gidince hep “ya geri gelsene artık, gel de konsere gidelim” dediler. Dönünce çoğu zaman konsere gidecek kimseyi bulamadım. Bazen de dönünce, konsere gitmek de istemedim hatta.

Çok sevdiğim insanların yanında, uzaklara bakıp, gitmeyi düşündüm. Peki neden? Ne bileyim. Böyle uzaklara “gelip”, bulutlu ve iç sıkıntılı kahveler içerken gene uzaklara bakayım diye herhalde. Sanırım uzaklara bakmayı seviyorum. Bir Nuri Bilge Ceylan filmine çok yakışırım bence. Lütfen sevgili güzel insanlar, bir dakika gider misiniz, beni yalnız bırakır mısınız, ağız tadıyla iç sıkıntısı bile çektirmiyorsunuz ayol. Fakat şanslı olmalıyım ki, ben gidince de hep çağırdılar, “konser “dediler, “tatil” dediler; ben de gerçekten orada olmak istedim, konsere gitmek istedim, tatile çıkmak istedim, barlarda sohbetin dibine vurmak istedim. Şimdiyse kalabilmek istiyorum, durabilmek. Belki kalabilmeyi öğrenebilirsem, gidebilmeyi de öğrenebilirim?

Üstüne üstlük hep gitmeyi düşündüğüm yerlere gittiğimde, genellikle “aman bu muymuş” deyip dönmek istedim. (Güneş mi o açan???) Yani, doğru düzgün gidemediğim gibi, doğru düzgün dönmeyi de beceremedim sevgili Pavarotti. Gittim de uzaktan hep kendime baktım. Uzaktan hiç de fena görünmedi hayatım, birçok şey gibi. Uzaktan şehirlerin silüetleri hep güzeldir, hele bir de güneş batıyorsa. Buğday tarlaları büyüleyici, denizler masmavi, sevdiğimiz yazarlar da mükemmeldir. Şehirlerin arka sokaklarındaki fuhuş ve cinayetlerden, kadınların bacak arkalarındaki selülitlerden, caddelerin gürültüsünden de pek haberimiz olmaz. Ama biz hep yakına gitmek isteriz. Daha iyi görmek, dokunmak, iç içe geçmek isteriz. İşte o zaman şehirlerin pisliği, buğday tarlalarının boğucu sessizliği, kadınların şikayetleri ve aşık olduğumuz yazarların kibri gözümüze batar. Kuğular da oldukça korkutucudur yakından! (Ağlanmayı bırakıp dışarı mı çıksam?).

Övünmek gibi olmasın, – ki olur -, benim matematiğim oldukça iyidir – ki değil – ama buna rağmen bir türlü hesaplayamadığım şeyler var. Mesela bir takım insanlarla ve şehirlerle arama koymam gereken optimum mesafeyi bir türlü hesaplayamıyorum. “Hayal kırıklığına uğramayacak kadar uzak, özlemeyecek kadar yakın”, hesaplanması oldukça zor bir birim efendim. Tıpkı özgürlüğümle yalnızlığım arasındaki bağıntıyı bulamayışım gibi, tıpkı “hem nasıl biriyle beraber olur, hem de nasıl özgür oluruz”un denklemini kuramadığım gibi çoğu zaman hesaplarıma bakıp nerede bir yanlış olduğunu bulmaya çalışıyorum. Sonra bir sabah uyanıp iç sıkıntısının vücudumu ele geçirmiş olduğunu farkediyorum işte (kırmızı ruj süreyim!).

Şarkı hala devam ediyor. Ah Pavarotti ne tatlıymışsın! Bulutlu ve iç sıkıntılı bir kahvenin yanında pek de güzel gidiyordun canım ama güneş de açıyor.

Dur gitme Pavarotti, lütfen biraz daha kal. Güneşli günlere de uyar sesin. Konsere gideriz hem. Parklarda gezeriz, fotoğraf çekeriz.

Ha böyle deyince koşa koşa gitmek istersin değil mi?

İstenmek güzeldir çünkü. Özlenmek pek güzeldir. Sevdiklerini yokluğunla terbiye etmek tatmin edici olabilir değil mi Pavarotti? Olur da kalbinizi kırarlarsa “bak giderim” diyebileceğimiz şanslar tanınır bize ilerisi için. Gerçekten gideceğimizi de bilirler bak, “ona göre herkes ayağını denk alsın” dır. Ama canım Pavarotti, gidip de geri dönünce parka, konsere gidecek kimseyi bulamamak da yüksek bir ihtimal değil mi? “Gitme gücü” sadece bize tanınmış bir ayrıcalık da değil ayrıca. Sevip de kenara koyduğumuz, dinliyor gibi yaptığımız ama aslında konuşurlarken uzaklara gitmeyi düşündüğümüz, parka çağırınca gitmediğimiz insanlar da çekip gidebiliyorlar işte! Kendi silahlarımızla çok güzel vuruluyoruz ayol. Terbiye oluyoruz, burnumuz sürtüyor. Oh olsun bize, daha beter olalım! İçimizde oluşan boşluk duygusuyla başa çıkmak için de arada böyle iç sıkıntılı kahveler içeceğiz demek ki.

Uzun uzun planladığımız, hayal ettiğimiz şeyler gerçekleşirken düşündüğümüz kadar da mutlu olamayacağız nedense, hep bir şey eksik gibi olacak. Bazen de tam tersine hiç planlamadığımız şeyler oluverecek, mesela bütün aile bir araya gelecek ve senelerdir bu kadar büyüdüğünü hiç farketmediğimiz kuzenlerimiz -nasıl olacak da olacak- Cem Karaca şarkıları söyleyecekler bize. Bir dakika bir dakika!! Efendiler, baylar, bayanlar, biz bunu düşünememiştik, biz bunun hayalini hiç kuramamıştık, ne yapmamız gerekiyor şimdi? Sevinsek mi, üzülsek mi, hayıflansak mı, yoksa anın tadını mı çıkarsak bilemeyeceğiz ve bu anlar da böyle geçecek. Hayalini kurmadığımız güzel anların farkına varamadan geçip gitmesini büyük haksızlık olarak görecek, ama şikayet edecek hiç bir merci bulamayacağız.

“Bana sevgi, ilgi gösterin” demeyi bilemediğimiz için, sosyal medyaya mutlu hikayeler atacağız ve kim bakti diye kontrol edecegiz durmadan. “Lütfen beni dinleyin, kendimi önemli hissetmeye ihtiyacım var” diyemediğimiz için, bütün gece kendimizi öveceğiz, kimseyi konuşturmayacağız. Yalnız hissettiğimizde profil fotoğraflarımızı değiştirip, gelen beğenilere sevineceğiz.

Asıl bilmek istediğim, bu duyguları anlatmak için kamera acısının nasıl olması gerektiği? Nasıl filtre kullanmalıyız canım? Müziği bulduk sevgili Pavarotti, senaryo nasıl olmalı? Esmer kadın kahramanımız iç çamaşırları ve karışık bir yüz ifadesiyle camdan bakarken arka plandan mı çekmeliyiz onu? Yoksa yüzüne zoom mu yapmalıyız? Ah keşke anlatabilsem. Keşke bu iç sıkıntısını imgelere, karakterlere, hikayelere dönüştürebilsem. İçimde savaşlar oluyor, kazanma ihtimalimin hiç olmadığı savaşlar. Onu da mı hesapladın? Evet hesapladım, kazanma ihtimalim sıfır.

Nuri Bilge Ceylan bile “mühendis olmak istemediğimi biliyordum ama ne yapmak istediğimi hiç bilmiyordum. Sanki içimde hiç dolamayacak bir boşluk vardı” diyor. Ne kadar da benzermişiz meğer Ceylancım Nuri! Keşke tanışma şansımız olsaydı da size sorsaydım: “Şu göğsümün sol alt kısmında bir sıkışma oluyor bazen, nefes alırken de açıyor. Sanki herkes ölmüş de bir ben kalmışım gibi, sanki herkes bir partide eğleniyormuş da ben çağrılmamışım gibi, sanki herkes dışarıda kartopu oynuyor da benim ayağım kırılmış camdan izliyormuşum gibi. Hah evet orası, bastırmayın lütfen acıyor. Siz ne yaptınız da doldu içinizdeki boşluk?” diye sormak isterdim Bilgecim Ceylana. “Günde üç öğün film izle, şarap iç yazı yaz, insanları incele, sürekli duygularını kontrol et” mi derdi acaba? Yoksa filmlerindeki karakterler gibi uzun uzun yüzüme mi bakardı? Böyle saçma bir soru sorduğum için kendimi kötü mü hisettirirdi?

Bilemiyorum. Sosyoloji terimleri, psikolojik hastalıkların kökenleri, ortadoğu politikaları, japonca, minimalist fotoğrafların nasıl çekildiği, resimlerde kullanılan binbir çeşit boyalar, yirminci yüzyıl İngiliz edebiyatı, Kolombiya mutfağı ve Şili aksanı ve Ani harabeleri ve Artvin yaylaları ve yengeç çeşitleri ve Fransızların karateristik özelliklerinin nasıl oluştuğu gibi, bilmediğim şeylerden sadece biri işte.

Sanırım bu gidendönemeyen, dönüpbulamayan, kalıpolamayan sonsuz döngüler arasında kaybetme riskimizin hiç olmadığı şey de bu iç sıkıntısı olacak. En hazırlıksız olduğumuz zamanlarda yakalayacak bizi. Uzun süre gelmezse yolunu gözleyeceğiz. Hep öğreneceğiz ondan, tam biliyoruz derken tekrar unutup başa döneceğiz, tekrar öğreneceğiz. Her şeyi bildiğimiz anda da ölüvereceğiz!

Ama o gelip gelip içimize oturuyorsa biz de boş durmayacağız ya Pavarotti’ciğim! İç sıkıntılı kahvelerimize eşlik edecek şeyler bulacağız. Oğuz Atay var misal, Pink Floyd var, Nazım Hikmet var, Nuri Bilge Ceylan var, siz varsınız canım Pavarotti. Monet var, Cezanne var. Şarabimiz var, kuğular var, bombalara kafa tutup, mermilerden kaçıp saklanmış neo-gotik mimarili sokaklarımız var. O nedenle “buyrun gelin” iç sıkıntıcığım deyip kahvemizi koyacağız; o da zaten “buyrun gelin” deyince gelmeyen herkes gibi kaçıp gidecektir 🙂 Yani, “yok”larımız çok, canım Pavarotti, saymakla bitmez, ama “var”larımız da yok değil işte. Düzgün bir hesap yapınca da geriye kalan, hayat oluyor bize.

Hal böyle olunca, bazen iç sıkıntılı kahve ile başlayan sabahların güneşli şaraplara evrildiği günlerde, bir umutsuzlukla girişilip gitgide hafifleyen yazılar yazacağız, ve hatta sonunu getiremediğimizden Oruç Aruoba’ya sığınacağız:

 

“Yaşam, gidince ne yapacağını bilemediğin, ama gitmek istediğin yerlere doğru katettiğin yollardan oluşacak – ki bunlar, belki, o yerlere gitmek istediğini bile ancak sonradan anlayacağın yollar olacak…”

Not: İç sıkıntısını anlatmak için başlanılan yazıyı, güneşli hava, sevimli göl ve kuğu fotoğrafları ile doldurmak da koşup koşup her yere geç kalmak gibi, hayatımdaki ironilerden biri olsa gerek 🙂 Kusra bakmayın, bir dahaya umarım güneş açmaz ve bulutlu ve yağmurlu fotoğraflar çekerim efendim.

Yorum bırakın

Oyle mi ki?
Sen o masaya oturup kod yaziyorsun Sisko kel’cigim ama benim aklimdan gecen seylere bak 😀
Ayni yere bakip farkli seyler gormek ilginc degil mi?

Sorma 🙂 Ona da bir mektup yazacagim yakinda, gununu gorecek! Bagirip cagirip evlenme teklif edesim var kendisine 🙁

6 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir