Hayatımdaki Kompozisyon Eksikliği

   Edebiyat Hikaye Yaşamdan 6 Comments

“Boş işler müdürü” diye tabir edebileceğimiz arkadaşlarım vardır ve onları çok severim. Kimi işini bırakıp bir sene Fransa’dan Japonya’ya dünya turuna çıkar, kimi konser konser gezip yazı yazar. Boş işler müdürü arkadaşlarınızın sayısı ile hayatınızın renklilik katsayısı arasında lineer bir bağlantı olduğuna gönülden inanırım. Ortak noktaları da mutlaka bir gün bir yerde bar açma istekleri, işler sarpa sararsa bir sahil kasabasında balık tutma planları ve farklı içkiler ve müzik grupları hakkındaki engin bilgileridir.  Yanlarında kaldığınız sürece stresiniz azalır, her şey mümkün ve kolay görünür, “boşver yahu ne olacak” gibi bir ruh haline kapılırsınız.

Ne mutlu bana ki bu arkadaşlarımdan biri de Metz’te yaşıyor. Geçen gün durduk yerde “La Chaoue’de sergi yapılan duvarları bir aylığına ben kiralıyorum, İtalya’daki arkadaşımın çektiği fotoğrafları asacağım” demesine hiç şaşırmadım. “Neden?” sorusunu sormak çok anlamsız ve gereksiz çünkü cevap hep “neden olmasın?”

Fakat bu fotoğraf galerisi işi beni çok heyecanlandırdı. Oldum olası fotoğraf çekmeyi çok severim ve eğitimini falan almasam da kendimi geliştirmek istediğim, zevk alarak yaptığım bir hobidir fotoğrafçılık. Fotoğraflarımın çok sevdiğimiz bir bar olan La Chaoue’nin duvarlarını süsleyebilme ihtimali beni benden aldı. Fotoğraflarımın kadrajına, renklerine, derinliğine hayran olan insanlar, bunları nerede, hangi makineyle çektiğimi, efendim kaç yaşımdan beri fotorafçılıkla uğraştığımı, ne tarz projelerim olduğunu falan soruyorlardı, yerel dergilere röportajlar veriyor, yeni gelen proje tekliflerini nasıl değerlendireceğimi şaşırıyordum. “Duygu kalk bu durakta iniyoruz“. Engin’in sesi beni gerçekliğe döndürdü. Strasbourg’taydık, nehrin kenarında yürüyorduk ve harika bir geceydi. Ben lafı gene La Chaoue’ye ve fotoğraf sergisine getirdim ve soru yağmuruna tuttum tabi kendisini; “nasıl seçiyorsun peki fotoğrafları?”, “kaç tane fotoğraf asılacakmış?” vs. İlgili olduğumu gören arkadaşım – büyük ihtimalle benden kurtulmak için – istersem duvarlardan birini bana ayırabileceğini, bunun için de aynı kompozisyona sahip 20 – 30 tane fotoğrafın gerekli olduğunu söyledi. Vay canına! Hemen y kuşağının en önde bayrak taşıyan bir temsilcisi olarak instagram hesabımı açtım ve beğendiğim fotoğraflarımı kendisine göstermeye başladım.

Kendine güven gerçekten çok kırılabilir bir olgu. Sürekli üzerinde çalışmak gerekiyor. Misal bütün sınavları pekiyi ile geçtiniz, en iyi okullarda yüksek lisans yaptınız, fakat bir sene boyunca iş bulamadınız. Olmuyor, olamıyor. O kendinize duyduğunuz özgüven nereye gitti? O şöyle güzel, böyle büyük şirketlere layık değil misiniz?

Veya öncelerde çok sevdiniz, sevildiniz ama bir nedenle ayrıldınız. Yeni bekar hayatınızda üç kişiden aldığınız okkalı bir ret koşa koşa spor salonlarına yazılmak için yeter de artar bile değil mi?

Nitekim benim de çektiğim fotoğraflara bakarken yaşadığım his çok farklı değildi. Büyük sanatsal kaygılarla açıp özene bezene doğa, günbatımı, gezdiğim şehirlerin mimarisi ile süslediğim instagram hesabımın hiç bir kompozisyonu olmaması ve hatta yaz aylarında “bikinili fotoğrafları için tıklayınız” haline dönmesi; benim bunu dışarıdan bir gözle baktığımda farketmem ve sonuçta kendime yaşadığım yabancılaşma duygusu. 30 saniye içinde baş edilmesi gereken binlerce şey. Hem kendi kafamda dönen bu düşüncelerle baş etmeye çalışıp hem de arkadaşıma laf yetiştiremediğimden zaman kazanmak için: “Kompoziyon derken tam neyi kastediyorsun?” dedim. Zeki görünmeyi iyi beceririm gerçekten. “Mesela Görkem’in asıl üzerinde çalıştığı şey bulut ve gökyüzü fotoğrafları çekmek, o konuda çok iyi; ya da Wendy iç mekan – ve özellikle konser – fotoğrafları konusuna yoğunlaşmış durumda” dedi ve sonra kanımı donduran o soruyu sordu:

Senin olayın ne?

Benim olayım ne mi? Nereden bileyim. Bir olayımın mı olması gerekiyordu? Bakıyorum, iki gökyüzü, üç ağaç, üç beş günbatımı, birkaç mimari eser fotoğrafı çekmişim. Kesinlikle bir kategoriye giremeyen fotoğraflar bütünü. Benim fotoğrafta bir olayım yoktu sanırım, kafama estiği gibi çekiyordum işte, pek derinine inmeye de çalışmadan. Sonra daha etraflıca düşündüm, benim aslında hayatta da pek bir olayım yoktu. Birçok aktiviteye başlamış, az çok iyi bir yere kadar getirmiş, sonra farklı sebeplerden dolayı devam ettirmemiştim. Dans etmeyi çok seviyordum misal, seneler içinde farklı danslar öğrenmiştim ama çok istediğim halde bir dans şovuna veya yarışmasına hiç katılmamıştım. Bir yerde illa ki beni baltalamak için hazır bekleyen iç sesim devreye giriyor, “bunda sen iyi olamazsın çünkü şuyun şuyun yok, çok önceden başlaman gerekirdi, çok iyi olan insanlar var” diye diye bütün hevesimi söndürüyordu. Kendinizi sabote etmeye yeter ki karar verin, dış etkenler de size canla başla destek oluyor. Örneğin, üniversitede latin dansı için bir şova hazırlanıyorken, dans hocamız beni ve partnerimi gruptan çıkarmıştı. İç sesim coşmuştu gene 🙂

Sonuçta hiçbir dansta onu öğretecek seviyede iyi değildim, ama Swing dansı tanıtım kursuna gittiğimde dans hocası olan arkadaşım “sen bu dansı zaten biliyorsun” diyor, bilmediğime inanmıyordu. Latin danslarında ilerleyince, hiphop’a merak salıyor, sonra ondan da sıkılıyor oryantale başlıyor, böyle daldan atlarken hiçbir konuda uzman olamıyordum. Hayatım da biraz instagram profilim gibiydi anlayacağınız. Bu bir baltaya sap olamamaktan yaşadığım ülkeler ve şehirler de nasibini almıştı. Geçen gün yeğenim sorduğunda hesapladım ki, son 10 senede, 4 ülkede, tam 17 farklı evde yaşamışım. Sonrasında sevdiğim aktivite ve sporlar da (koşmak, yüzmek, fotoğraf çekmek,…) hemen hemen hep aynı yere çıkıyordu. Nereden tutsam elimde kalıyordu yani, kompozisyon eksikliği hayatımdaki tek istikrarlı şeydi.

Bunun üzerine daha etraflıca düşünmeye başladım. Ben neden bir konuya yoğunlaşamıyordum? Neden bir şeyde uzman olamıyor, niye sürekli değişim ihtiyacı duyuyordum? Hayır, maymun iştahlı değilim, öyle derseniz çok üzülürüm 🙁 Sevdiğim bir şeyi bulunca bütün enerjiimi verip yoğunlaşabiliyorum ama bu çoğu “uzman” ya da “başarılı” insan gibi uzun süreye yayılan, yoğun bir ilgi değil; kısa aralıklarla şiddetli yağan bir yağmur gibi oluyor. Sonra bir de şunu düşündüm, elimi attığım her şeyde “başarılı”, “mükemmel”, “en iyi”, “sonuna kadar götüren” olma gerekliliğim de nereden geliyordu? Yazı yazıyorum diye yazar olmama gerek olmadığı gibi, koşmayı seviyorum diye de her koşuda birinci olma gibi bir şart da yoktu aslında. Peki kime aitti bunları sürekli kulağıma fısıldayan ses?

Bu oldukça karışık sorulara Türk eğitim sisteminin ve geleneksel Türk aile yapısının özgüveni düşük, sürekli dış dünyayla kendini karşılaştıran, sürekli diğerlerinden en iyi olmak zorunda kalan, yoksa geleceği olmayan bireyler yetiştirmesinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum; fakat bunu belirli araştırmalara dayandıracak bir sosyoloji geçmişim falan yok 🙂 Sadece şimdiye kadar farklı ülkelerde yaşadığım için değişik insanların yaşayış şekilleri ve bakış açıları ile karşılaştırmalar yapabilirim. Bunu yaptığımda ortaya çıkan tablo gerçekten içler acısı. “30 yaşına geldin bu kitabı okumadın mı, yuh Siena Root’u bilmiyor musun, iki hesabı yapamadın bir de mühendis olacaksın yaa” cümleleri tanıdık geliyordur size eminim. Bu işin toplumsal kısmı tabi, zamanla aşılabilir. Son 7 senedir yurtdışında yaşadığım için, bana daha az dokunan cümle kalıpları oluyor nihayetinde.

Kendimle ilgili de, bir konuda uzman olmanın getireceği sorumluluklar beni korkutuyor olabilir, veya uzman olmak için gerekli sabra ve karaktere sahip de olmayabilirim. Hepsi mümkün, ama bir konuya yoğunlaşmamın şart olmadığını da kabul ettim. En önemlisi birşey “olmak” için değil, o aktiviteyi yaparken alınan haz için yapmalıyım, hepsi bu. Bunu farketmek ve kabul etmek de beni çok rahatlattı.

Şimdiyse göğsümü gere gere şunu söyleyebilirim: Ben yaptığım her şeyde ama her şeyde amatör olmak istiyorum. Amatör olarak yaptığım aktiviteler ne kadar fazlaysa o kadar mutlu olacağım, çünkü birçok şeyi merak ediyorum. Hissedilebilecek her şeyi hissetmek, her yeri görmek, herkesi anlamak istiyorum. Bir sincap gibi yaşamak istiyorum işte. O yüzden izninizle La Chaoue’nin duvarlarını, bıkıp usanmadan bulut fotoğrafları çekip kendini her defasında geliştiren Görkem’e, dans sahnesini bilekleri acıyana, dizleri morarana kadar prova yapan Annabelle’e, madalyaları da yağmura, çamura, yorgunluğa aldırmadan antrenmanlarını hiç aksatmayan Nicolas’a bırakıyorum. Hepsini anlıyorum ve hepsine ayrı ayrı hayranım. Benim olayım belki de bir olayımın olmamasıdır; beni ben yapan şeylerden biri de hayatımdaki kompozisyon eksikliğidir. Bugün Fransa’da yaşarım, yarın Ukrayna’da. 5 yıllık bir kalkınma planım da hiç olmadı zaten 🙂 Belki de bütün notaları, kuralları belli bir konçertodan ziyade; enstrümanlarının hepsi birbirinden bağımsız, doğaçlama çalan bir jazz müzik eseriyimdir, kim bilir!

Aslında bir modern zaman rönesans kadını olmak isterdim: dört dil bilen bir fotoğrafçı, dansçı, yazar, atlet ve gezgin. Bunların hepsini hakkını vererek yapan bir übermensch. Ama olamayacağım işte dostum, ve bugün yaşadığım aydınlanma sayesinde farkettim ki, kendi halinde, kaygısız, amatör bir boş işler müdürü olmak; yani bir şeyi keyfin istediği için ve o istediği sürece yapmak,  daha rahat ve mutlu hissettiren, üretken kılan birşeymiş. Hayır en kötü ihtimalle Porto’ya gider bir şarap barı açarız, ne olacak allasen?

Yorum bırakın

Sevgili Sisko Kel ve Münücüm,

Ben simaririm:) Basa cikamazsiniz sonra.
“Belki de bir jazz eseriyimdir” bile oldukca kibirli bir cümle iken, ortalarda “bende MULTIPOTENTIALITE PERSONALITY DISORDER varmis canim yaa” diyen bir Duygu hic cekilmez :p
Zira “Are You Overwhelmed By Your Too Muchness?” veya “Why Some of Us Don’t Have One True Calling” gibi seyler korkutucu derecede tanidik gelmis olabilir. Olmayabilir de.
Operim.

Bazen bırakıp her şeyi çıkayım yollara diyorum ama korkuyorum galiba. 🙂 Yazınızı okuyunca bir heves sardı yine; ne kadar sürer bilemiyorum, kışın gelmesi biraz kanımı donduruyor gibi.

Size hayal kurdurabildiysem ne mutlu bana. Ben de kafamda turlu yerlere seyahat ediyor, olmayan kisilerle cok derin sohbetler ediyorum. Gercek olmasa da ziyani yok, en guzeli hayal kurabilmek. Sevgilerimle 🙂

Geri bildirim: Araba Sürerken Büyümek
6 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir