Araba Sürerken Büyümek

   Gezi Yaşamdan 3 Comments

Geçen perşembe günü arabama atlayıp Almanya’da yaşayan arkadaşım Merve’yi ziyarete gittim ben. Öylesine ve birdenbire. Devamında ne gelecek diye okuyup geçtiğiniz bu cümle, yakından incelendiğinde buram buram yetişkinlik kokuyor. Yetişkinlik, yetme ve yetişebilme hali anlamına geliyor gibi, sakil bir kelime. Sanki korkuyla karışık saygı beslediğimiz ilkokul öğretmenimiz gibi bir kelime. Neden peki? Şöyle ki “arabama” atlamışım. Yani, benim bir arabam varmış. Babam almayacağına göre, demek ki bir işe girmişim, çalışıyorum, hatta kredi çekmişim, vergi ödüyorum falan. Finans sektörünün dişlerini geçirdiği narin ellerimle direksiyona sarılmış gidiyor, dört gün boyunca bolca verilen kahve molaları eşliğinde ruhumu satmayacak olmanın mutluluğunu iliklerime kadar hissediyorum. Bir de “Almanya’ya gidiyorum” yani, başka bir ülkedeyim. Almanya’ya arabayla gidiyorum. Vay arkadaş. Düşünmeden yaşarken, ne bileyim bulaşık yıkarken, caddelerde amaçsızca yürürken, çiçeklerimi sularken falan bildiğim bütün bu gerçekleri birden tekrar fark edince, yol boyunca şaşırdıkça şaşırdım. Yola çıkmadan önce, nasıl da her şeyi güzelce hazırlamıştım. Kıyafetlerimi günlere ve mekanlara göre seçip özenle katlamış, fotoğraf makinalarımı ve lenslerimi çantama güzelce yerleştirmiştim. Otoyoldan geçişlerde ödeme yapmak üzere kredi kartımı arabanın ön gözüne koymuştum. “Ya acıkırsam” diye sandviç yapmış, “ya yolda kalırsam” diye battaniye koymuştum arabaya. Neolurneolmazcı bir insan olup çıkmıştım yahu. Ben ne ara bütün bunları öğrenmiştim? Böyle sağduyulu bir yetişkin olmama vesile olan, önceki bütün acemiliklerime, düşüncesizliklerime ve tezcanlılığıma da selam etmeden duramadım.

Yolda giderken bana Kendrik Lamar, Ahmet Kaya, Radiohead, Tryo, TinG, İnfected Mushrooms, Bach, The Doors, Arctic Monkeys, Parov Stelar, Los Fabulosos Cadillacs…eşlik etti. Hayatımdaki kompozisyon eksikliğinden müzik listem de nasibini alacaktı kuşkusuz. Yolda giderken annemle küçükken oynadığımız bir oyun aklıma geldi. Abim ve ablam benden yaşça çok büyük olduklarından tek çocuk gibi büyüdüm biraz. Sanki iki annem iki babam vardı. Yalnız kaldığım için annem oyunlarıma ortak olurdu arada. Kasetlerin üstüne sesimi kaydedip radyo programı yapıyordum ben. Kasetlerin üstüne ses kaydı yapmak. Buyrun size yetişkinlik turnusolu bir fiil. Bu fiili cümle içinde kullandıysanız, üzgünüm, yaşıtlarınızın çocukları olmaya başladı. Anlamadıysanız da üzgünüm, İpad’le büyüdünüz muhtemelen. Annem de programa katılıp istek şarkı gönderiyordu. Kaydetmek için ağabeyimin en sevmediği kasetleri seçiyordum ki, sonradan evde “ne oldu benim Grup Yorum kasetlerime hülannn” diye yaygara koparmasın. Sonra annemle tiyatro yapıyorduk. Senaryolara göre ben hep niyeyse Almanya’da kahvaltı yapıyor, Belçika’da öğle yemeği yedikten sonra İspanya’daki evime uyumaya gidiyordum.  Öyle diyordum anneme: “anne ben Madagaskar’daki yerlilerin hayatlarını fotoğraflayıp İspanya’da dans etmek istiyorum. And Dağları’nda yürüyüşe çıkmak istiyorum”. Ortadirek bir memur ailesine mensup olduğumuzdan mütevellit, annem sanki ben “anne bana dinazor alsanıza” demişim gibi bir ifadeyle bakıyor yüzüme. O gün ise Fransa’dan çıktığım araba yolculuğum boyunca Lüksemburg’tan benzin aldım, Belçika’da mola verdikten sonra Almanya’ya vardım. Bu yüzden de o senaryoları yazan Duygu’yu düşünmeden edemedim. Neyi istediğimize de dikkat etmek lazım herhalde. Küçük Duygu arabada yanımda oturdu ve hep merak ettiği yerleri ilgiyle izledi. Arada bana da baktı “hiç de fena olmamışsın” falan dedi, kendimi çok önemli hissettim. Ne kadar da büyümüştüm. Ne de çok şey biliyordum.

Güneş de benim gibi evde oturmaktan sıkılmış dışarı oynamaya çıkmıştı. Hiç işi yokmuş gibi karların üzerine vuruyor, hazırola geçmiş ağaçların yanına şehvetle uzanmış su birikintileri üzerinde anlık yansımalar yaratıyordu. Almanya’nın küçük, düzenli ve temiz, Heidi çizgi filminden çalıntı üçgen çatıları olan evlerin çerçevelediği köylerinden geçiyordum. Arada karşıma geyikler falan çıkıyordu. Ben kimdim ki bunların fotoğrafını çekmeyecektim? Ben kendimi ne sanıyordum ki arabanın önüne yasladığım telefonumla bu yolu vidyoya kaydetmeyecektim? Doğa ben keyifli bir yolculuk yapayım diye elinden geleni yapıyordu, ben de bu kadarını yapabilirdim artık değil mi? Elbette Duygu hanım elbette, canınızın çektiği şeyleri haklı göstermek için bulduğunuz bahanelere hastayız biz zaten. Şımartıyorsunuz beni. Misal orada küçük karlı bir patika mı vardı? Oraya da gitseydim, onu da çekseydim. Akıllı telefonumun GPS’inin kapanmış olduğunu ve benim yoldan çıkmış olduğumu da neden sonra farkettim. Mecazi anlamda yoldan çıkmadım sevgili okur, müsterih olunuz. Kelebekleri kovalayan köpekler gibi hoplayıp zıplarken kayboldum bildiğiniz. En az bir saat uzadı yol. Demek ki pek de büyüyememişim. Her ne kadar kendime “yetsem” de, “yetişme” kısmında sınıfta kalıyordum, demek ki daha tam olmamıştım. Yanımda oturan Duygu’ya da biraz mahçup oldum. Üstelik çektiğim vidyolar da hiç birşeye benzemedi 🙁

Neyse ki yolun sonunda pamuklara sarıp sarmalamak istediğim arkadaşım Merve beni bekliyordu.

Evi de ormanın tam kenarındaydı. Hava da çok güneşliydi. Bu kadar ayrıcalıklı olmak için ne yapmıştım tanrım? Merve, çok özel biri benim için çünkü genelde benim gibi düşünüp, konuşmadan da anlayan, konuştuğunda da içsesimin dile geldiği hissini uyandıran çok nadir insanlardan. “Sanki okumadığım bütün kitaplar benimle dalga geçiyor, izlemediğim filmlerin karakterleri bana küsüyor gibi geliyor. Aynı anda dünya tarihi, sosyal psikoloji, Schopenhauer ve Bertrand Russell okumak ve durmadan yazı yazmak ve maraton koşmak istiyorum. Napsam acaba ölsem de kurtulsam mı be yeter” diyorum. Çoğu kişinin “ne garip dertlerin var” cevabını verdiği bu serzenişlere “ben de öyle hissediyorum ve bu geç kalmışlık hissine sahip olmayan kişilere de acıyorum. Ama sonuçta ölene kadar ne yapsak kar” diyor. Aynı kitapları okuyup tartışıyoruz. “Şu yönetmeni de mutlaka tanıyalım” diyorsam, zaten çoktan film listesini çıkarmış oluyor falan. Sevmediğimiz insanları sevmeyiş tarzımız bile aynı. Ben kendimle bile bu kadar uyumlu olmadım yahu! Bu ve daha birçok özelliği ile ıssız bir adaya düşmek isteyebileceğim biri kendisi. (Issız ada mı kaldı Duygu, biraz daha yaratıcı betimlemeler yapsan? Ya 🙁  ) Öyle ki erkek olsa ona “seninle evlenebilir miyim?” derdim. O da “ne gerek var şimdi yahu?” derdi. İçten içe mutlu olur ama belli etmezdim. Sahip olmaya kıyamadığımız şeylere daha çok ait oluyoruz çünkü ne de olsa. O da suçluluk duygusunun da tetiklediği kaybetme korkusu ile artan sevgisini ifade edebilmenin binbir yolunu bulurdu. Gül gibi geçinip giderdik işte.

Öyle mi gerçekten? Bilmem. Belki öyledir, belki de ben çok fazla film izliyorumdur ya da belki sahiplik ve aitlik kelimelerini aynı cümle içinde kullanmak istemişimdir. Bol aforizmalı aşk romanlarına öykünüyor olmam da ihtimaller arasında. Hepsi mümkün, gözünü dört aç sevgili okur. Ehue.

Hava soğuk olsa da ormanda bol bol yürüyüşe çıktık beraber. Çünkü arada ağaçlarla da bir konuşmak gerek. Nehrin bir hatrını soracaksın. Varoluş kaygıları altında soğuk havaya kafa tutan ergen kardelenlerin dedikodusunu yapacaksın söğüt ağaçları ile ve can sıkıntısından kendine sürekli tepeleme evler yapan köstebekler ile dalga geçeceksin. Herkesin bir derdi, bir uğraşı var. Benim kafamı taktığım dünyevi şeylerse sırf daha gelişmiş bir tür olduğum için onlarınkilerden daha soylu falan da değil. Ormanda ben yana bakmalı esrarengiz pozlar vermeye çalışırken Merve de durmadan ağaçlarla konuştu böyle.

Eve döndüğümüzde şu salonda oturup kahve içtik. Ben beynimin estetiği ve güzelliği seven kıvrımlarının bir kısmını orada bıraktım bence. Hiç günışığı çizgili kahveler içmemiştim. Çok teşekkürler güneş, dikine çizgili metal perde ve kocaman camlar.

Sonra birkaç tane de film izledik. Bir kısa filmi (Musa) o kadar çok sevdik ki, bütün haftasonu onunla espriler yaptık ve hatta Türkçe’ye yeni bir fiil kazandırdık kendi aramizda: musalanmak. Musalanmak, birinin size bir konuda umut verip ortadan kaybolması, hayallerinizin suya düşmesi anlamına geliyor. Mesela iş görüşmeniz çok iyi geçti ve dünya tatlısı insan kaynakları müdürü “biz sizi ararız” dedi ve bir daha cevap alamadınız mı? Musalandınız. İnternetten tanıştığınız karşı cins ile buluşup sohbetin dibine vurdunuz, aman ne de çok ortak yönünüz var, fakat bir daha ne aradı ne sordu, üstelik mesajlarınıza cevap vermedi mi? Musalandınız. Dürüst olalım, sonuçta hepimiz biraz Musa’yız sevgili okur. Hangimiz o hiç gelmeyen telefonları beklerken meşgul çalmasın diye konuşmalarımızı kısa kesmedik? Hayal kırıklıklarımızla dalga geçerken güçlenelim böyle. Ayrıca yeni fiiller üretebildiğimiz kişiler candır be. Unutmayın, “ekilmek” falan çok demode artık lütfen, “musalanmak” o. Filmi izlemek isterseniz buyrun linki: https://vimeo.com/39263299

Cumartesi günü yüksek lisansımızı yaptığımız şehre, Aachen‘a gittik. Aachen Almanya’nın en büyük teknik okullarından birine ev sahipliği yapsa da çok küçük bir şehir. Dolayısıyla metrekare başına 4.1 mühendis düşüyor. Pi, katiyyen üç alınmıyor. Şehrin en turistik yeri, kütüphanesi. “Çok eski bir kathedral var, Charlemagne the Great yaptırmış” diye gelen tonton yaşlılar oluyor hatta ama yalan o 🙁 Üç sene yaşadım kathedral falan görmedim ben. Bir de ekseriyetle yağmur yağıyor. Mühendis, kütüphane, yağmur, tonton yaşlılar. Bir korku filmi çekmek için bütün koşullar müsait aslında. Yanlış anlaşılmasın, mühendisleri elbette severim. Ama ne bileyim, memleketten bal getirip ikram ettiğimde balin viskozitesinin tadına olan etkisini tartışmasalar veya Marsilya tatilimi ve doğasını ve mimarı dokusunu ayıla bayıla anlatırken yılın farklı aylarındaki deniz tuzu yoğunluğunun denizin sıcaklığına etkisine dair ayrıntılı raporlar sunmasalar, biraz daha yakın hissedebilirim kendimi onlara.

Neyse. Aachen’a vardığımız andan itibaren artık yalnız değiliz. Nereye gitsek nostalji de bizimle geliyor. Ona da sürekli bira ısmarlamak zorunda kalıyoruz. Bir de ne zaman ağzını açsa eskilerden bahsediyor. Unutulmaya yüz tutmuş anların aynı mekanlara gidince hayata dönmeleri çok ilginç değil mi? Nostalji için değil. O zaten öyle var oluyor. Alıp bizi elimizden tutup kütüphaneye götürüyor. Cumartesi gecesi saat 20.10 ve tam da karnaval haftası olduğundan, kütüphane baya tenha aslında.

Almanya’da genelde (en azından mühendislikte) her dersin bir tek sınavı var. Bir dersten üç kez kaldığınızda bir sözlü sınav hakkınız oluyor ve onu da geçemezseniz (ki çok normal, sözlü sınava kalsam, bana inme inerdi veya dilim tutulurdu veya saçlarımı falan yemeye başlardım herhalde) okuldan atılıyor ve o bölümü Almanya’da başka hiçbir yerde okuyamıyorsunuz. Umarım bu bilgiler fotoğrafı daha da anlamlı kılan detaylar olmuştur sizin için.

Kütüphaneden çıkarken başını eğip kahvesini yudumlayan Duygu’ya ilişiyor gözlerim. Alınırken kesinlikle beraber giyilmesi amaçlanmamış birşeyler geçirmiş üstüne. Atkuyruğu vakitsizlikten istifade kafasına yerleşmiş. Kafasındaki soru işaretleri uzaktan bile seçiliyor: “Bu akşam film izlemeye halim kalır mı ki? Acaba fiziksel metalurjiyi bu dönem geçebilecek miyim? İş bulabilecek miyim? Bulamazsam nasıl geçinirim? Türkiye’ye artık nasıl dönerim yav?”

Sorular cevapsız, kız uykusuz, omuzlar düşük, kahve bol. Perişanlık. İçim acıyor biraz onu böyle görünce. Yanına gitseydim, sarılsaydım, “okul da biter, iş de bulunur, bunlar gelir geçer, yine gelir, yine geçer; hayat böyle sonsuz döngüler ve iniş çıkışlar arasına sıkışıp kalmış nostaljilerden ibaret işte” diye kulağına fısıldasaydım diye düşünüyorum. Bir de teşekkür etseydim gösterdiği özverilere. Ne bileyim, çok şey borçluydum ona. Ama elimde hep almak istediği profesyonel fotoğraf makinam ve genel vurdumduymazlığım ile yanına sokulmaya utanıyorum işte. Yanımdaki küçük Duygu da ürküyor ondan. Kızgın bakışlarını üzerime dikiyor: “Bu ne hal?” diyor. “Ne hale gelmiş bu kız? Ben böyle birşey hayal etmiyorum hiç” diyor. “Dur bakalım bunlar hikayenin dönüm noktaları, karakter geliştirmek için gerekli sonuçta, yoksa kimse okumaz o kitabı. Sonrası çok güzel” demek istiyorum ama pek de emin değilim hani. Çocuklara yalan söylemek de hiç huyum değildir. İçimde gene bütün Duygu’lar iç içe geçiyor, başa çıkamıyorum. O yüzden onu bırakıyorum orada. Bir yolunu bulacak kesin, hep bulur.

Akşam Merve ve Mert ile birşeyler içmeye gidiyoruz. Sohbetteki subliminel mesajlardan Mert’in Fransa’da yaşadığım için her gün bale yaptığımı, piyano çaldığımı ve iş sonrası şarap eksperliği kursuna gittiğimi falan sandığı çıkarımını yapiyorum. Asla bozuntuya vermeden ve müşkülpesentliği katiyyen elden bırakmadan, yaptığım quiche’leri uzun uzun anlatmaya, serçe parmağım havada iken arasına Fransızca kelimeler serpiştirilmiş cümleler ile her şeyden şikayet etmeye başliyorum. “Bu böyle yapılmaz mon dieu napiyorsunuz??” Peki nasıl yapılır Duygucum? Bilmem, umurumda da değil. Bu benim sorunum da değil ayrica ama o öyle yapilmaz işte!! Hiç birşey bilmiyorsunuz. “Öyle” olmayacağını uzun uzun anlatıyorum. Tamam Duygu o zaman şöyle yapalım?  Olmaz! “Böyle” olacak o artık. Yaranamazsınız bana. Ayağa kalkıyorum, tam cevap verecekleri sırada, sesimi yükseltip abartılı el hareketleriyle hızlı hızlı konuşmaya başlıyorum. Yüzümde kocaman bir gülümseme ve inanılmaz süslü kelimelerle hakaretler ediyorum onlara. Yıldırıyorum. Birbirlerine bakıyorlar, “napsak acaba” diyorlar gözleriyle korku içinde. Hop oturup hop kalkıyorum, önümü alamıyorum. Galeyana gelenlerin kullandığı bütün fiilleri çekinmeden, uygulayarak gösteriyorum. Sonra sakinleşiyorum. Hoşnutluğumu belirtmek için de, negatif görünümlü pozitif anlamlı cümleler kuruyorum: “eh daha kötüsü de var sonuçta*” diyorum, “kabul edilmeyecek kadar da kötü değil**” diyorum, “bu önerme yanlış değil***” diyorum. Kafalarını karıştırıyorum. Demeçlerim arasında “hiç de”lere, “tam olarak”lara ve “en azından”lara tutunmaya çalışıyorlar, izin vermiyorum. Korku ve utancın harmanlandığı bakışlarla ve sürekli kafalarını sallamak suretiyle bana hak veriyorlar. Şu hayatta hiç birşeyde bu kadar iyi olmamıştım ben be, Fransızlığı pek güzel beceriyorum. Bunu hak ettim ama sevgili okur. Fransızlardan çektiğim çeşitli işkenceler sonucunda ölmemiş ve güçlenmişim demek ki. Sonunda ben kazanmışım. Hah! Ayrıca işime gelince Fransız olmak, canım isteyince Almanlaşıp her şeyi sözlük anlamıyla anlamak, ortamlarda Amerikalılar gibi birden samimi olmak falan. Harika birşeymiş. Ne o öyle tek bir kişiliğe sıkışıp kalmak yahu? Çok sıkılırdım ben yoksa. Gel gör ki, bütün kültürleri tanıyayım derken karaktersiz bir insan olup çıkmaya mı başladım acaba? Paragraf kötüye gitmeye başladı, çıkalım bu paragraftan.

Ertesi gün buz gibi havada Merve ile hiç birinde güzel çıkmadığımız fotoğraflar çektik. Ama ben yine de buraya bir tane bırakıp seneler sonra baktığımda hüzünle karışık bir özlem hissetmek istiyorum. Zaten on sene sonra da teorik olarak şimdiye göre daha kötü görüneceğim, değil mi? Bakıp “ah ne gençmişim yahu, kırışmamışık, zayıfmışık, canmışık” diyeceğim. Hem hissettiğimiz duyguların hemen hepsi kendimize neyi referans aldığımıza göre belirlenmiyor mu? Bakın bunu çok duygusal bir insan olarak söylüyorum. Hemen bütün sanat dallarına musallat olmuş “perspektif, bakış açısı” gibi havalı terimlerin başlangıç noktası da bu referans değil mi? On sene sonra seveceksem pekala şimdi de beğenebilirim o zaman bu fotoğrafı ve şimdiki kendimi. Hatta sevdim bile, bence şahane çıkmışız.

Velhasılkelam ben böyle arabama atlayıp gezmeyi pek sevdim. Hem de artık yeter herkesi özlemekten de bıktım. Eğer ki sevdiğim bir insansanız bir anda başınıza çöreklenebilirim. Hayatınızı şöyle bir karıştırıp, dönerim. Ama portatifim ve çok yer kaplamam! 🙂 Bir de, sevgilinizle çok iyi geçinirim. Yalnız kaldığımızda ondan şikayet edebilmeniz için gerekli ortam hazırlar ve sizi anlayışla dinlerim. Sohbetin en kritik yerinde “haklısın tabi ama o da şöyle şöyle yapmıştı galiba?” gibi küçük hatırlatmalarda bulunurum. Karşı tarafa da aynı şeyi yaparım. “Sevgilim de iyi aslında ya” dersiniz. Hayatınıza renk katarım elimden geldiğince. Gene çağırın gene gelirim, musalamam sizi 🙂 Bunu hak ettiniz, bi’ düşünün bence. Hehe.

*il y a pire (Fr.)

**pas assez mauvais pour ne pas être accepté veya c’est pas totalement inacceptable (Fr.)

*** c’est pas faux (Fr.)

Yorum bırakın
3 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir